DAEŞ, Irak ve Suriye’de yükselişte

Gelinen son noktada ABD, Rusya, Irak ve Suriye devletleri DEAŞ’ın gerçek anlamda yenilgiye uğratılamadığını ve örgütün bir yeniden doğuş sürecine girdiğini kabul ediyorlar.

Geçtiğimiz senelerde terör örgütü DEAŞ’a karşı yürütülen operasyonlarda büyük oranda başarı sağlandığı belirtilerek, örgütün çöküş sürecine girdiği belirtilmişti.2018 yılı itibarıyla uluslararası kamuoyunda terör örgütü DEAŞ’ın yenilgiye uğradığı yönünde güçlü bir inanç ortaya çıktı. Bu inanç büyük oranda ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun ve İran’ın “DEAŞ’la mücadelede ana aktörler” imajıyla uluslararası kamuoyuna sundukları söylemlerle inşa edildi. Bunun en somut örnekleri ise 2017’de İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin İran Devrim Rehberi Ali Hamaney’e DEAŞ’ın bitirildiğini deklare eden mektubu ve 2019 yılında DEAŞ lideri Ebubekir el-Bağdadi’nin öldürülmesinin ardından ABD Başkanı Donald Trump tarafından yapılan açıklamalar oldu.

Fakat uluslararası kamuoyunda oluşan söz konusu inanç DEAŞ’ın Suriye ve Irak’ta eylemlerine yeniden başlamasıyla birlikte sarsılmaya başladı. Bu durum, terörle mücadele süreçlerinin, aktörlerin konjonktürel “kazanım” ya da “başarılarının” ötesinde değerlendirilmesi gereken süreçler olduğunu bir kez daha gösterdi. DEAŞ’ın Irak ve Suriye’de yeniden yoğun bir faaliyet sürecine girmesi, terörizmle mücadelenin daha geniş boyutlu bir doğaya sahip olduğunu tekrar hatırlatmış oldu. Bu durum, terör örgütlerinin “yeniden doğuşu” olarak nitelendirilen süreçlerin dinamiklerinin örgütsel ve sosyolojik koşullarına odaklanmayı gerektiriyor.

Terör örgütlerinin “yeniden doğuş” süreçleri ve koşulları

Terörizmle mücadele operasyonları sonucunda terör örgütleri pek çok açıdan zafiyete uğruyor; bu operasyonların etken sonuçları itibarıyla da örgüt içi sarsıntılar ve kırılganlıklar yaşanıyor. Bu süreçlerde terör örgütlerinin yaşadıkları kayıplar birkaç farklı boyutta kendisini gösteriyor. Bunlar, mevcut olması halinde alan kontrolünün yitirilmesi, militan kaybı, silah kapasitesinde ve finansal kapasitede kayıplar, liderliğin sorgulanması, örgüt içinde ayrışma veya demoralizasyonun ortaya çıkması şeklinde sıralanabilir. Bu kayıplar ve etkiler terör örgütlerinin uzun bir süre hareketsiz kalmalarına yol açıyor. Bu duruma örgüt liderlerinin suikastlarla etkisiz hale getirilmesi veya sağ olarak yakalanması da eklendiğinde, terör örgütleri tam anlamıyla mefluç hale geliyor ve hatta örgütün ve faaliyetlerinin tamamen sona erdiği algısı oluşabiliyor.

Fakat terörizmle askeri/fiziki mücadelenin ortaya çıkardığı sonuçla kendini gösteren bu algı büyük bir yanılgıya da işaret ediyor. Askeri/fiziki bağlamda yenilgiye uğratılan terör örgütlerinin tüm yönleriyle ortadan kaldırıldığına yönelik kanaat, birtakım sosyolojik koşulların varlığını koruması sonucunda aksi bir kanaate dönüşüyor. Mevcut sosyolojik koşulların varlığını sürdürmeye devam etmesi, kısa bir süre içinde terör örgütlerinin yeniden canlanmasına yol açıyor.

Söz konusu sosyolojik koşullar, sosyolog Johan Galtung’un yapısal şiddet, negatif ve pozitif barış kavramlarıyla meydana getirdiği çerçevede açıklanabilir. Yapısal şiddet, bir toplumda belirli toplumsal kesimlere yönelik fiziki saldırılardan ayrımcılığa, eşitsizliğe kadar geniş bir kümeyi ifade eden bir kavram. Negatif barış kavramı ise bu toplumsal durumun oluşturduğu gerilimlerin, zihinsel ve kimliksel ayrımların ve ötekileşmenin derinleşmesini, fakat bunların görünürde bir şiddet hareketi oluşturmadığı ortamı açıklıyor. Son olarak, pozitif barış da toplumda her türlü zihinsel ve kimliksel ayrımın, gerilimin ve çelişkinin çözümlendiği gerçek barış ortamı olarak tanımlanıyor.

Bu çerçevede terör örgütlerinin yeniden doğuş süreçleri ele alındığında, yapısal şiddet ve negatif barış durumunun sürdüğü toplumsal yapılarda, örgütlerin yeniden harekete geçmesi ve prestij kazanması mümkün hale geliyor. Zira terör örgütleri bu toplumsal yapılarda örgütsel anlatılarını ve propaganda kabiliyetlerini güçlendiriyor ve örgütlenme ve eleman kazanma açısından ciddi bir sorunla karşılaşmıyorlar. Bu duruma terör örgütlerinin faaliyet gösterdiği ülkelerdeki otorite boşlukları da eklendiğinde, yeniden doğuş süreçleri için elverişli bir zemin kendisini gösteriyor.

Terör örgütleri, bu zemin üzerinde başlattıkları yeniden doğuş süreçlerinde, büyüme/gelişme evrelerinde olduğu gibi, şiddet eylemlerini varlığını ispatlama ve hatırlatma aracı olarak görüyorlar. Dolayısıyla bu süreçlerin başında terör eylemleri yoğun biçimde gözlemlenmekte. Fakat yeniden doğuş süreçlerindeki şiddet eylemleri, örgütün kapasite açısından yaşamış olduğu zafiyete paralel olarak, daha az kişiden oluşan ve gizliliğe azami önem gösteren küçük gruplarla sabotaj, bombalama eylemleri veya silahlı saldırı biçiminde dönüşüm gösteriyor.

Diğer yandan, yeniden doğuş süreçlerinde terör örgütleri öncelikle mevcut örgüt kadrolarına, militanlarına ve sempatizanlarına hitap ediyorlar; örgüt içinde kendini gösteren belirsizlik ve yenilgi psikolojisini aşmaya çalışıyorlar. Bu durumun tesis edilebilmesinin ardından ise örgütler klasik anlamda eleman kazanmaya ve kitlelere yönelik propaganda faaliyetlerine odaklanıyorlar. Bu çerçevede, geçmişte örgütün bir alan kontrolüne ulaşmış olması şartıyla, bu alan kontrolünün bir “başarı” olarak nitelendiği gözlemlenir. Bu noktada, alan kontrolünün yitimi örgüt tarafından “kazanımın gaspı” olarak söylemleştirilerek bir intikam algısı meydana getirilir. İntikam algısı, örgütün geçmiş “başarı” anlatısına dayalı olarak, kazanımların yitirilmesine yol açan odakları hedef haline getirir. Bu süreçlerde, şayet örgüt lideri etkisiz hale getirilmişse intikam söylemi liderin intikamını da kapsar. İntikam algısıyla paralel olarak örgütler, geçmiş başarı veya kazanımlara yeniden ulaşabilmeyi başat söylemler arasına yerleştirir; örgütün mücadelesinin uzun erimli bir süreç olduğu ve alınan yenilginin yalnızca bu sürecin küçük bir parçası olduğu yönünde mesajlar örgüt kadrolarına ve sempatizanlara iletilir. Son olarak, yeniden doğuş süreçlerinde örgütlerin en önemli anlatı dayanakları, yenilgilerden ve hatalardan ders çıkarıldığı, örgütün hareketsiz kaldığı süre içinde yaşanan gelişmelerin örgütü “haklı” çıkardığı ve dolayısıyla örgütün varlık gerekçesinin güçlendiği yönündeki mesajlardır.

Irak ve Suriye’de DEAŞ’ın yükselişi

Irak ve Suriye, terör örgütlerinin yeniden canlanma süreçlerine DEAŞ örneğinde sahne olan iki ülke konumunda. Bu nedenle söz konusu iki ülkenin, açıklanmaya çalışılan çerçevede değerlendirilmesi gerekiyor. Irak ve Suriye’deki sosyopolitik duruma bakıldığında kendisini gösteren ilk ortak nitelik, her iki ülkede de otorite ve güç boşluğu alanlarının mevcut olması. Bu durum, farklı devletlerin ve devlet dışı silahlı aktörlerin alan kontrolüne sahip olduğu bir coğrafi tablo ortaya çıkarıyor. Bunun sonucunda DEAŞ, otorite ve güç boşluğunun doğurduğu imkanlarla yeniden örgütlenebiliyor ve eylemler gerçekleştirebiliyor. Bu eylemlerin ise sık fakat küçük çaplı oldukları gözlemleniyor.

İkinci olarak hem Irak’ta hem de Suriye’de DEAŞ’ın ortaya çıkışını ve güç kazanmasını sağlayan sosyolojik şartlarda ciddi bir dönüşüm gözlemlenmiyor. Irak’ta mezhepsel ve etnik düzeyde etkili olan ayrışma, gerilim ve çelişkiler varlığını sürdürüyor. Bununla birlikte Irak’ın ABD-İran geriliminin yansıma alanına dönüşmesi de bu gerilimlere yeni boyutlar ekliyor. Suriye’de ise ülkenin kuzeyinde alan kontrolü uygulayan PYD/YPG terör örgütünün ve Rusya, İran ve ABD’nin bu ülkedeki varlıkları, etnik ve mezhepsel toplumsal hatları etkiliyor.

Bu faktörlere bağlı olarak, DEAŞ yeniden örgütlenme ve eylem alanları bulabiliyor. İki ülkede DEAŞ’la mücadelenin ana ve meşru aktörleri bağlamında gözlemlenen belirsizlik ve koordinasyon sorunu, örgütün bu noktadaki boşlukları değerlendirmesini sağlıyor. Bununla birlikte DEAŞ iki ülkede geçerli olmaya devam eden mezhepsel ve etnik gerilimleri propaganda ve eleman kazanma zemini olarak kullanmaya devam ediyor. DEAŞ Irak ve Suriye’de sağlamış olduğu alan kontrolünün yitimini “kazanımın gaspı” olarak anlatılaştırıyor ve “intikam ve eskiye dönüşü” yeni hedefler olarak belirliyor. DEAŞ aynı zamanda Irak ve Suriye hapishanelerindeki militanlarına ise “esaretten kurtuluş” vaat ediyor ve örgüt içindeki psikolojik çöküntüyü telafi etmeye çalışıyor.

Gelinen son noktada ABD, Rusya, Irak ve Suriye devletleri DEAŞ’ın gerçek anlamda yenilgiye uğratılamadığını ve örgütün bir yeniden doğuş sürecine girdiğini kabul ediyorlar. Bu doğrultuda DEAŞ, bu ülkelerin yaklaşımları çerçevesinde, en önemli güvenlik tehdidi olmayı sürdürüyor. Diğer yandan DEAŞ’ın yeniden doğuş sürecinde geçmişten farklı olarak uygulanacak strateji ise merak konusu. Bu süreçte esas alınacak strateji, sosyolojik bir dönüşümle DEAŞ’ın gerçek anlamda etkisizleşmesi ya da örgütün kendisini yeniden üretmesiyle sonuçlanacaktır.

[Milli Savunma Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Programı’nda doktor adayı olan Çağatay Balcı İRAM Güvenlik Çalışmaları Koordinatörlüğü’nde araştırmacı olarak çalışmaktadır]

Henüz yorum yapılmamış.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Gizlilik Politikası koşullarını kabul ediyorum.